İsviçre’de bir festivalin düşündürdükleri: Narın taneleri nerede?

BERN– Orient Express Film Festivali, bu yıl da göçü, sürgünü, savaşı ve birlikte yaşamı sinemanın diliyle tartışmaya açtı. Ancak salonlarda farklı kültürlerden izleyiciler yer alırken, hikâyelerin önemli bir parçası olan Türkiyeli göçmenlerin sınırlı ilgisi dikkat çekti. Bern’de Filistinli mültecileri konu alan bir etkinliğin iptali ise göçmenlerin kendi sözünü kurma hakkı üzerine yeni tartışmalar doğurdu. Buna rağmen festival, dayanışmanın, kültürel çoğulluğun ve ortak yaşam umudunun güçlü bir adresi olmayı başardı.

Mehmet Murat Yıldırım/BERN

Geçtiğimiz haftalarda İsviçre’de çok önemli, büyük bir emek ve özveriyle örülmüş bir kültür sanat köprüsü kuruldu. Bu yıl altıncısı düzenlenen Orient Express Film Festivali ve Kültür Haftaları (OEFF). Bern, Zürih ve Basel olmak üzere üç farklı şehirde 12 gün boyunca süren bu bağımsız organizasyon, film gösterimleri, söyleşiler, paneller ve atölyelerle bizleri “Birlikte Yaşamak” teması etrafında buluşturdu.

Ben festivalin yalnızca Bern ayağına, o da imkânlarım elverdiğince, kısmen şahitlik edebildim. Ama gördüğüm kadarıyla festival direktörleri Aydın Sevinç ve Tahmina Taghiyeva başta olmak üzere, mutfaktaki ekibe kocaman bir teşekkür borçluyuz. Çünkü bugün Avrupa’nın göbeğinde, kapitalizmin, rant hırsının ve savaşların yarattığı derin yaraları, göçü ve mültecilik meselesini sinema estetiğiyle tartışmaya açmak muazzam bir çaba ve büyük bir inat gerektiriyor.

Festivalin bu yılki simgesi nar olarak seçilmişti. Açılışta Tahmina Taghiyeva’nın yaptığı o güzel metaforu hatırlayalım: “Nasıl ki bir nar, bir araya gelerek tek bir meyveyi oluşturan birçok çekirdekten oluşuyorsa, toplumsal birlikte yaşam da çeşitlilikten oluşur, renkli, farklı ve ancak birlikte güçlüdür.”

Ne var ki festival salonlarında dolaşırken, bir yandan o narın güzelliğine hayran kalırken, diğer yandan içimi burkan bir soruyla baş başa kaldım. Peki bizim toplumumuzun çekirdekleri neredeydi?

Kardeş Türküler hafızası ve Erken Kış’ın Karadeniz manzaraları

Daha önce festivalin açılış filmi olan “30 Yıl Kardeş Türkülerle” belgeseline dair hislerimi paylaşmıştım. Ayşe Çetinbaş’ın, rahatsızlığı nedeniyle bayrağı devreden Çayan Demirel’in de katkısıyla ortaya çıkan bu derin çalışma, yalnızca bir müzik grubunu değil, Türkiye’nin son otuz yılındaki kırılmaları, acıyı ve aynı zamanda birlikte ezgi söyleyebilme ihtimalini anlatıyordu. Sürgünde bir gazeteci olarak o salonda bu ezgileri dinlemek, hafızayı tazelemek beni hem hüzünlendirmiş hem de umutlandırmıştı.

Festivalde izleme fırsatı bulduğum bir diğer önemli yapım ise Türkiye sinemasının güçlü yönetmenlerinden Özcan Alper’in “Erken Kış” filmi oldu. Özcan Alper fiziksel olarak aramızda olamasa da, önceden kaydedilen bir video ile soruları yanıtlayarak festivale dahil oldu. Bu da izleyici için kıymetli bir buluşmaydı. Film, Türkiye’de yasal olmayan ancak Gürcistan ve Ukrayna gibi ülkelerde bir pazara dönüşen taşıyıcı annelik meselesini merkezine alıyordu. Karadeniz’in büyüleyici manzaraları eşliğinde kapitalizmin kadın bedeni üzerindeki sömürüsünü, sınıfsal çelişkileri ve modern kölelik ilişkilerini son derece sakin ama bir o kadar sert bir dille ele alıyordu.

İşte bu kadar güçlü yönetmenlerin ve nitelikli işlerin yer aldığı bir ortamda, ister istemez gözlerim kendi insanımızı aradı.

Salonlarda bizim insanımız yoktu

Benim eleştirim festivale ya da filmlere değil. Eleştirim ve asıl sitemim kendi toplumumuza.

İsviçre’ye Türkiye’den, Kürdistan’dan gelmiş, kendisini Kürt, Türk, Arap, Ermeni ve Süryani olarak tanımlayan binlerce göçmen ve mülteci yaşıyor. Sormak istiyorum: Siyasi tartışmalarda en yüksek sesle konuşan, düğünleri, dernek etkinliklerini, kalabalık buluşmaları tıklım tıklım dolduran o büyük kitleler neden bu tür nitelikli kültür sanat üretimlerine yeterince ilgi göstermiyor?

Salonda Almanlar vardı, Fransızlar vardı, İsviçreliler vardı, farklı kültürlerden insanlar filmleri dikkatle izliyordu ama Türkiyeli göçmenlerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdı. Üstelik festival komitesi, kamplarda yaşayan ve henüz oturum ya da kimliği olmayan mülteci arkadaşlardan ücret bile almıyordu.

“Duyurulmadı, haberimiz yoktu” bahanesine de sığınamayız. Çünkü ben dahil birçok platformda bu festivalin duyurusu günlerce yapıldı. Bu ilgisizlik, bu kültürel mesafe ve sanata karşı duruş gerçekten yorucu ve düşündürücü.

Paternalizm ve Reithalle’deki iptal: Söz hakkı kimin?

Festival koordinatörlerinden Aydın Sevinç ile etkinlik sonrasında sohbet etme imkânım oldu. Kendisinin de bu konuda haklı sitemleri var. Ancak aktardığı bir başka olay, göçmen toplulukların karşılaştığı yapısal sorunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Bern’deki Reithalle’de gerçekleştirilmesi planlanan, Mahdi Fleifel’in Filistinli mültecileri anlatan ödüllü filmi “To a Land Unknown” gösterimi ve sonrasındaki panel, etkinliğe kısa bir süre kala mekâna dışarıdan yapılan müdahaleler nedeniyle iptal edilmek zorunda kalmış. Panelin mevcut haliyle yapılamayacağı dayatılınca, festival yönetimi bu müdahaleyi kabul etmeyerek etkinliği programdan çekmiş.

Aydın Sevinç bu durumu anlatırken çok önemli bir noktaya dikkat çekiyor: Asıl mesele yalnızca bir etkinliğin iptal edilmesi değildir. Daha büyük mesele, göçmenler, mülteciler ve politik sürgünlerle ilgili alanlarda söz hakkının hâlâ büyük ölçüde beyaz İsviçreli kurumlar tarafından belirlenmesidir.

Gerçekten de öyle. Sol çevrelerde, üniversitelerde, kültür ve yardım kurumlarında göçmenlerin acısı, dili ve nasıl konuşması gerektiği konusunda son sözü çoğu zaman ev sahibi kurumlar söylüyor. “Sizin için en doğrusunu biz biliriz” yaklaşımı artık geçerliliğini yitirmiştir. Bu tutum, eşitlikçi ve özgürlükçü bir dayanışmanın önündeki en büyük engellerden biridir.

Her şeye rağmen umutla

Evet, bir yanımız kendi insanımızın ilgisizliğine kırgın, diğer yanımız İsviçreli kurumların sınırları çizen yaklaşımına tepkili. Ama tüm bunlara rağmen Orient Express Film Festivali bu yıl da güçlü bir dayanışma ve karşılaşma alanı olmayı başardı. Salonlar doldu, önemli tartışmalar yapıldı, çocuk atölyeleriyle geleceğe dair yeni bağlar kuruldu.

Sinemanın insanları bir araya getiren, yaraları görünür kılan ve yeni diyaloglar açan gücünü bir kez daha hissettik. Bu değerli alanı altı yıldır ısrarla var eden herkesin emeği kıymetli. Umut odur ki bir sonraki yıl, o narın tüm çekirdekleri kendi yerini bulur ve sinema salonlarında gerçekten yan yana gelmeyi başarır..

Güncel haberler