St. Gallen’deki açlık grevi sona erdi: Devlet ne zaman müdahale etmeli?

ST.GALLEN– St. Gallen’deki Federal İdare Mahkemesi binası önünde açlık grevine başlayan bir sığınmacının eylemi 11 günün ardından sona erdi. Ancak olay, yalnızca bir protestonun bitmesiyle sınırlı kalmadı. Açlık grevleri, hukuk devletinin en zor sınavlarından biri olarak görülüyor. Çünkü devlet, bir yandan insanların yaşamını ve sağlığını korumakla yükümlü, diğer yandan ise bireyin kendi bedeni üzerindeki kararlarına saygı göstermek zorunda.

İsviçre hukukuna göre açlık grevi, temel haklar kapsamında değerlendirilen meşru bir protesto yöntemi. Bu nedenle bir kişinin bilinçli şekilde yemek yemeyi reddetmesi, tek başına devletin zor kullanarak müdahale etmesine gerekçe oluşturmuyor. Bir kişi kendi sağlığı açısından yanlış ya da riskli görülebilecek bir karar verse bile, karar verme yetisine sahip olduğu sürece bu tercihine saygı gösterilmesi gerekiyor.

Bununla birlikte açlık grevleri, kamu kurumları üzerinde ciddi baskı oluşturabiliyor. Grev uzadıkça kamuoyunun ilgisi artıyor, kişinin sağlık durumu kötüleştikçe ise devletin müdahale edip etmemesi gerektiği sorusu daha da önem kazanıyor. Ancak bu durum, devletin açlık grevi nedeniyle dile getirilen talepleri kabul etmek zorunda olduğu anlamına gelmiyor. Hukuk devletinin görevi, baskı altında kalarak karar değiştirmek değil; hukuki kurallar çerçevesinde hareket etmeyi sürdürmek.

Yetkililerin sorumluluğu, açlık grevi yapan kişiyle iletişimi devam ettirmek, sağlık durumunu yakından takip etmek ve mümkün olduğunca ortak bir çözüm aramak olarak değerlendiriliyor. Müdahale gerekip gerekmediği ise her olayda kişinin bilinçli karar verme yetisine göre değerlendiriliyor. Zor durumda olmak ya da kendisini çaresiz hissetmek, tek başına kişinin karar verme yetisini kaybettiği anlamına gelmiyor.

“Hayatı tehlikeye girerse? “

Durumun en hassas noktası ise kişinin hayatının tehlikeye girmesiyle ortaya çıkıyor. Buna rağmen karar verme yetisini koruyan bir kişi yapay yollarla beslenmeyi reddediyorsa, bu iradeye kural olarak saygı gösteriliyor. Kişinin daha önceden hazırladığı hasta talimatında, bilincini kaybetmesi halinde de yapay beslenmeyi kabul etmediğini belirtmiş olması durumunda bu istek de dikkate alınıyor.

Öte yandan yalnızca açlık grevi yapılması, kişinin polis gözetimine alınmasını veya zorunlu olarak bir sağlık kuruluşuna yerleştirilmesini haklı kılmıyor. Çünkü açlık grevi yapan bir kişi başkalarına zarar vermediği ve kamu düzenini bozmadığı sürece, bu eylem tek başına özgürlüğünün kısıtlanması için yeterli görülmüyor.

İsviçre’de bu konu daha önce de ülke gündemini uzun süre meşgul etmişti. Valais Kantonu’nda kenevir ticareti nedeniyle hapis cezasına çarptırılan çiftçi Bernard Rappaz, 2010 yılında cezaevindeyken yaklaşık 120 gün süren açlık grevi başlatmıştı. Dava, İsviçre mahkemelerinin yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar taşınmış; bireyin kendi kaderini tayin hakkı, cezaevi koşulları ve zorla besleme uygulamaları ülke genelinde geniş çapta tartışılmıştı.

Federal İdare Mahkemesi önündeki son açlık grevi de aynı soruyu yeniden gündeme getirdi: Devlet, bir insanın hayatını korumak için ne kadar ileri gidebilir ve bireyin kendi iradesine hangi noktaya kadar saygı göstermek zorundadır? İsviçre hukukunda bu iki ilke arasında denge kurulması, hukuk devletinin temel yükümlülüklerinden biri olarak kabul ediliyor.

Kaynak: SRF

Güncel haberler